Bence yaşam kalitesi; kişisel bütünlük içinde düşündüğümüz değerleri ve iç dünyamızda taşıdığımız duygu ve düşünceleri yaşamımıza geçirebilmemiz, böylelikle ait olma ve birey olma dengesi içerisinde beş varoluş boyutunu kendi hayatımızda gerçekleştirebilmemizdir.
Yaşam kalitesine ulaşmak toplumdan soyutlanabilecek bir şey olmadığı gibi, kişinin kendi yaşam kalitesini geliştirmesi de toplumsal kaliteye ulaşmanın ilk adımı olarak sayılabilir. Çünkü bu konudaki temel tez, bireysel kalitenin gelişimi artıkça toplumun da kalitesinin artacağıdır.
Hiç birimiz şunu diyemeyiz: “Benim hücrelerim hasta ama vücudum sağlam”. Vücudumuzun sağlamlığı ancak vücudumuzdaki hücrelerin sağlamlığından geçer. Ya da bir bina için: “Yapı malzemeleri çürük ama bina çok sağlam” diyemeyiz.
İşte bu bakımdan, bir toplumun bireyleri kendi yaşamlarında bütünsel kaliteyi bulmadan toplumda kaliteyi gerçekleştirmeye çalışmak, bence doğaya aykırı bir hadise.
Neden peki insanlar kişisel gelişimi ve bu sürecin getireceği kaliteli yaşamı yadsıyarak toplumsal kaliteyi hedefliyorlar? “Sorumluluktan kaçmak için”. Kişisel gelişim ciddi bir sorumluluk getirir insan hayatına. Bu sorumluluğu almamak için insanlar, “bozukluk başkasında bende hiçbir bozukluk yok” gibi davranırlar.
Kişisel gelişimi başlatabilmek ve mükemmelliği yakalayabilmek için bireyin öncelikle farkındalığa ulaşabilmesi gerekiyor. Peki bu kişisel farkındalık düzeyi nasıl yakalanır? Bunun için kişinin önce bir arayış içerisinde olması gerekiyor. Arayış içinde olmak ne demektir? Kişinin mutsuzluğunun farkına varması gerekiyor. Çünkü o mutsuzluk, doyumsuzluk, huzursuzluk, stres mesajcıdır. Bir şeyin eksik olduğunun, yanlış gittiğinin mesajcısıdır. Onu mesajcı olarak gördüğün anda arayışa giriyorsun. Acaba yanlış olan ne? Ardından ikinci aşama geliyor. Yani uyanış aşaması. Üçüncü aşamada ise, kişisel bütünlük başlıyor. Bu uyanış dediğin şeyi takip edecek misin? “Ben takip ederim ama annem kızar, babam kızar, öğretmen kızar, kocam kızar, toplum kızar, olmaz” dediğin andan itibaren geri adım atmış sayılıyorsun. Bu çok ciddi bir sorumluluk ve güç meselesidir. Bazıları diyor ki; “Ben yapabilirim” Neden? “Çünkü benim hayatım yaşanmaya değer bir hayat”. Bunu söyleyebilen insan, değişime inanıyor ve “Ben yapabilirim” diyor. Kendisine inanıyor. Ben yapabilirim duygusu var. Peki bütün bunlar niye düşünürüz ki? Çünkü sonunda ölüm bilincine giriyoruz. Çünkü hayat çok kısa. Her an için ölebiliriz. Şu an yapmazsam belki bir daha yapamam. Onun için şimdi ve şu anın muhteşemliği var. Profesör Heiddeger’in meşhur bir sözü var: “Şimdi ve şu anı yaşamak tembelliği” der. Hepimiz o tembelliğin içindeyiz. Sadece “Yaparım” deriz, “Yarın yaparım” deriz. “Sevdiğimi sonra söylerim”, “Ziyaretim ederim”, “Özür dilerim”, “Şimdi yapmama gerek yok”, gibi. Ölüm bilincine eriştiğiniz zaman, her an için ölebilirim dediğiniz zaman hiçbir şeyi ertelemezsiniz. “Hemen şimdi konuş”, “Hemen şimdi hallet”, “Hemen şimdi değişmeye başla” gibi cümleler, hayatımıza ölüm bilinciyle birlikte girer.
Yaratmak istediğimiz gelecekteki temel değerlere inanmak ve bu inandığımız geleceği yaratmak çok kolay bir olay değildir. Onun için özel bir insan olmak gerekir. Bu yüzden ben onlara Savaşçı diyorum. Sıradan insanla sıra dışı insan, sıradan yaşamla özgün yaşam arasında çok önemli bir fark var.
Bu fark sıradanlaşmış insanla, kendi hayatını yaşamak üzere, “Bu benim hayatım” diyen insan arasındaki ayırımdır. “Bu benim hayatım” diyen kişi; risk almayı bilir, o kişi macera duygusu içersindedir. Çünkü ikinci adımının ne getireceğini bilmez. Kendi için doğru olanı yaptığı zaman hayat hep yeni sürprizlerle karşısına çıkabilir. Ama O, sürprizleri göze almıştır. Karşısına ne çıkarsa çıksın, bu O’nun kendi hayatıdır. O bunu kabul etmiştir. Zor olabilir, kolay olabilir ama önemli olan anlamlı olmasıdır. İşte kişi buna cesaret edebilir mi, edemez mi? Ne zaman cesaret edebilir? Kim edebilir? Bu yüzden ölüm bilinci önemli. Kişi, “Bu benim hayatım”ın ne zaman farkına varırsa, o zaman değişim için çabalamaya başlayabilir. Kısacası önümüzde iki yol var. Ya hayatı tribünlerden seyredeceğim ve başkasının hayatını yaşayacağım. Bu da başkalarının beklentilerini yaşayacağım ve benim hayatımmış gibi olacak anlamına geliyor. Ya da ineceğim sahaya kafam gözüm yarıla yarıla, düşe kalka oynayacağım ve bu benim hayatım olacak. Düşeceğim canım acıyacak ama benim hayatım olacak. “mış” gibi bir hayatım olmayacak. Bu benim diyeceğim. Gerçek cesaret bu. Gerçek savaşçılık bu.
Doğan Cüceloğlu, Danışman ve pek çok kitabın yazarıdır.